selim doğan's profile...bir garip selim...PhotosBlogListsMore ![]() | Help |
...bir garip selim...güneş dediğin yavuz'un atının ak yelesindeki sırdır oğul!!! |
|||||||||
|
November 11 geç kalmış başkaldırıyanlış yazılmış bir bitirme tezinin, bir yüzü boş sayfalarından birine karalıyorum bu kelimeleri. dersteyim. tahtada birileri bir şeyler okuyor, yanımdakiler sorgusuz sualsiz dolduruyorlar kareli, beyaz defterlerini. kanatlardan bahsedip duruyor tahtadakiler. neydi bu ders?
gözlüklerimi bir başına evdeki masada bırakmaya alıştığım gündne beri, böyle garip görüyorum bu sınıfı. sanki karakalem bir resmin içindeymişim gibi geliyor. birileri konuşuyor, birileri sessiz yazıyor, yazıyor, yazıyor... etrafımda uçuşuyor sanki kurşun kalem çizgileri. ben baş kaldırıyorum bu sorgusuz sualsiz kağıt katliamına. onlar, düzinelerce sayfayı ne olduğunu anlayamadıkalrı, üstelik anlamadıklarını soracak kadar cesur olamadıkalrı şeylerle boş yere doldururken defterin bembeyaz karelerini, ben çöpün eşiğinden dönmüş bir tezin, bir yüzü yazılmamış kağıtlarına, kendimden, ne olduğunu bildiğim şeyler katıyorum. arabalar çiziyorum bazen, bazen laleler, bazen robotlar...hepsine kendimce anlamlar yüklüyorum. "neden" sorusunu kendime sorup, kendime, kendimin hoşuna gidecek tatminkar cevaplar veriyorum.
arada bir camdan süzülen ışığı takip ediyor gözlerim. hüzmelerde ayrı bir dünyaya açılan kapıya doğru yürüyor bakışlarım. bakımsız, çalı bir duvarın ardındaki yaşlı çamların altında kürekler konuşuyor. harç karıyor birileri. birileri de yerlere taş diziyor. ordaki taşalrın yerine koyuyorum kendimi birden. kaldırımda taş olmak, bulunduğun sınıfta olmaktan çok da farklı değilmiş hani. onlar da nedenini, sonucunu bilmeden, sormadan birilerinin isteğimne göre tek tek diziliyorlar yerlerine. bizler de her sabah, tek tek birilerinin istediği şekilde sıralara taş gibi oturuyor, sessiz sedasız diziliyor, sessiz sedaszı eziliyoruz kanatların altında. offf!!! neydi bu kanatlar???
birden çıkıyorum hayal aleminden. tahtada konuşanın bir kişi olduğunu farkediyorum. üzerinde beyaz bir önlük. bir rlinde bir kalem, diğerinde müsvettemsi bir kağıt. tahtada Latince harflerle sudoku oynuyor sanki. aklıma başka bir başkaldırım geliyor. sırf ezbercilik olmasın diye sınava çalışırken, kendi kendimize bir alfabe oluşturmaya çalışmıştık Hassari'yle. "ceta" harfini o zamna keşfetmiştik. "emmolu" demişti Hassari, "ilk harfimizin şekli biraz akılda kalıcı bişey olsun...anladın sen onu..." gülüşmüştük baya...neyi anlamıştım hatırlamıorum ama şu an bize ait tek harfli bi alfabemiz var.
renkler teşrif etmeye başladılar sanki...tahtadakinin saati sormasından olsa gerek. "özgürlüğüme az kaldı galiba" derken, içimden bir yerden babam gözüküyor. nefesim daralıyor sanki. "ama ben...". neler oluyor anlamıyorum. "ben böyle değildim baba" diye mırıldanıyorum. o şahane birinci ve ikinci sınıf yılları geliyor aklıma. hep en önde, tahtadakinin en büyük düşmanı ben. hep soran, hep sorgulayan...ama hep sindirlmeye çalışılan...susmak zorunda kalan...hakkını vermek lazım, cevabından hoşnut olduğum sorularım da olmadı değil. "irkilmem, doğrulmam, kendime gelmem lazım" diyorum. ama dördüncü sınfın eksik bırakılmış geçmişi balyoz gibi iniveriyor başıma. statik, mukavemet, matematik, makel, imalat...liste baya kabarık. "ben bu dersleri geçtim mi?ama nasıl?" diyorum. "olsun doğrul ve tahtadakine eskisi gibi eskisi gibi bütün gücünle saldır." derken dışarı çıkmaya başlıyorlar. okulun sonu, dersin sonu...neden hep geç kalıyorum? yanımdaki kalkerken koluna dokunuyorum:"emmoğlu! neydi bu ders?"... September 26 LEY-İ KADRİNİZ MÜBAREK OLSUN...irfan meclisine erişebilsem
varıp anlar ile görüşebilsem
aşkın kervanına karışabilsem
yolda bırakmazlar alırlar seni
aşıkların solmaz taze gülleri
zikr-i tevhid eder daim dilleri
evliyaullahın doğru yolları
yolda bulunagör alırlar seni
Hazret-i Nureddin, aşkın rehberi
aşık dervişlerin edna kemteri
gelirsen demezler gelme, dön geri
kapıdan salmazlar, alırlar seni... August 02 inleyen bir nayımİnleyen bir nayım
Derd-i isyana müptelâyım Yâ Resûlallâh! Kapında bir bahtı karayım Yâ Resûlallâh! Umardım hep cemâl-i pâkinden teceİlîler, Bak şimdi; firaka sezayım Yâ Resûlallâh! İnlerken nây-ı kalbim ümîd-i feyzinîı; dâim, Cürmümle o demde cüdayım Yâ Resûlallâh! Saçılır iklİm-i pâkinden âleme rahmet, Ben neden kuruyup solayım Yâ Resîlallâh! Ne şevkti tüterken bûyun herdem seherlerde, Ya şimdi, inleyen bir nâyım Ya Resûiallâh! Kabul kıl mücrimi, kovma kapmdan ne olur! Kovarsan kime sızlanayım Yâ Resülaüâh! Yanmışım isyanla, yakma hicranla Ey Nebî! Bittim billahi; pür şekvayım Yâ ResBIallâh! Günah bana yaraşmaz, doğru... Af sanin sânın Sen varken kime dert yanayım Yâ Resûlallâh Sair: Fethullah Gülen July 24 bekleyenBekleyen
Sen, kaçak bir ürkek ceylansın dağda, Ben, peşine düşmüş bir canavarım! İstersen dünyayı çağır imdada; Sen varsın dünyada, bir de ben varım! Seni korkutacak geçtiğin yollar, Arkandan gelecek hep ayak sesim. Sarıp vücudunu belirsiz kollar, Enseni yakacak ateş nefesim. Kimsesiz odanda kış geceleri, İçin ürperdiği demler beni an! De ki: Odur sarsan pencereleri, De ki: Rüzgar değil, odur haykıran! Göğsümden havaya kattığım zehir, Solduracak bir gül gibi ömrünü. Kaçıp dolaşsan da sen, şehir şehir. Bana kalacaksın yine son günü. Ölürsün... Kapanır yollar geriye; Ben mezarla sırdaş olur, beklerim. Varılmaz hayale işaret diye Toprağında bir taş olur, beklerim... July 19 yaşanmamış şehrehayat dört duvarı yaşamak olmasa gerek...
elbet vardır atılacak adımlar dostlardan ödünç alınacak gülücükler vardır nefesi kesecek bir sigara ve vardır buram buram doyasıya koklanacak bir istanbul... boğazda bir yalı gibi dimdik ve mağrur, süleymaniye kadar yakışıklı, sultan ahmet kadar heybetli, ayasofya kadar olgun... adalar vapuru gibi dudağında bir ıslık boğazda ayaklarını denize salmış mihrimah sultan gibi bir güzele kaçamak bakışlar atarak kendinden emin adımlancak bir istanbul vardır... genç bir kızın çeyizi gibi gönülde işlenip güzelleşen ruhun en kıymetli sandıklarında saklanan ama ne yazık ki güvelerin olmaz olasıca güvelerin onca hayali, göz nurunu umarsızca kemireceği limanda fırtına yakalanmış tekneler gibi başını duvarlara vurarak "seviyorum" diyenlerinin gözlerini yaşlara boğduğu bir istanbulla ağlamak vardır... pier lotti gece kahvesini yudumlarken, içindeki depremlerle... ama yine de yedi boncuklu oltu taş bir tesbih gibidir... çektikçe parıldar, çektikçe çekesi gelir insanın görmeseniz de huzuru beyazıd’ın avlusunda pervaz vuran güvercinlerin kanatlarından döktüğü eyübün kokusunda bulursunuz... hani kaptanlar vardır her limanda bir sevgilisi olan her seferinde içinde kanayan bir yarayla limandan ayrılan... öyle geliyor ki bana istanbul’a adım atan her kaptan dönüşte iki yarayla döner geriye... biri bebekte mahmur bakışlarıyla güneşi gözlerinde doğuran bir istanbul güzelidir belki... ama ötekisi muhakkak istanbuldur... Ziyaret ettiğiniz için teşekkürler!
|
|
||||||||
|
|